4 Nisan 2021 Pazar

Yılan ve Güvercin (#1) - Kitap Yorumu

Cadı ile cadı avcısı kutsal evlilik bağıyla birleştiklerinde
hikâye tek bir şekilde bitebilir:
AŞK ve ATEŞ

Louise le Blanc bağlı olduğu cadılar meclisinden iki yıl önce kaçıp Cesarine şehrinin gölgelerine gizlenmişti. Cadıların avlanıp yakıldığı bu şehirde büyüsünü kullanmaya cesaret edemese de yetenekli bir hırsız olarak bıçak sırtında yürüyordu.

Cadı avcısı Reid Diggory’nin ise hayattaki tek ideali kötülüğü yeryüzünden silmekti. Fakat kaderin hain bir oyunu yüzünden Lou ile Reid evlenmek zorunda kaldıklarında, zamanla aralarında karanlık sırlardan başka şeyler de filizlenecekti.
-Baskı Hakkında-
Herkese merhaba! Yoruma giriş için biraz garip bir konu olacak ama güzel kapaklı kitapları ne kadar sevdiğimi bilirsiniz. O yüzden bu kitabı da oldukça sığ bir bakış açısıyla sırf kapağı için alıp okuduğumu söylersem şaşırmazsınız diye umuyorum. Ama kapak tasarımı bir yana, bir de Yabancı yayınları muhteşem bir baskıyla çıkardı kitabı ve o metalik altın kabartmalar, iç kapak tasarımı vs... gerçekten kitap ne zamandır elimde ama hâlâ bakmaya kıyamaz haldeyim, öyle çok sevdim. Biliyorsunuz kitap ön satışta sınırlı sayıda kutuyla satışa sunuldu ve ben de o kutuyla alanlardanım. Yetişemeyen/almayanlar için şunu söyleyebilirim ki kutunun çok bir esprisi yok gerçekten. içi güzel ama dış tasarımı pek olmamış. Kitabı o kutuda saklamak dış güzelliğine hakaret gibi geldi o yüzden kitabı çıkartıp koydum kitaplığıma. Kutuyu da başka şekilde değerlendireceğim, işin doğrusu zaten sırf içimde kalmasın diye kutulu almıştım.

    

Bir de şu hem arka kapak yazısı hem de kutunun üzerinde kocaman yazan Cadı ile cadı avcısı kutsal evlilik bağıyla birleştiklerinde hikâye tek bir şekilde bitebilir: AŞK ve ATEŞ yazısından bahsetmek istiyorum. Kitabın içinde de gördüğümüz gibi sözün aslı "Kazık ve Kibrit" olarak bitiyor. Aşk ve ateş ne ya? Kutuyu ters çeviresim geldi, bence utanç verici bir söz olmuş devasa harflerle yazmak için. Keşke orijinal halindeki gibi bıraksalarmış, hiç değilse bir anlamı olurmuş.

Kitaptaki Fransız havasını anlayamadım. Arada sırada bazı kelimelerin Fransızcasının kullanılması hayatımda gördüğüm en saçma şeylerden biriydi. "Bıyığından chocolat'ı sildi" falan yazmış yazar, şaka mı bu? Neden tüm kitabı İngilizce yazmışken arada bazı kelimeleri Fransızca bırakırsın? Chocolate (ing.) ve chocolat (fra.) arasında 1 harf fark varken neden? Hani çok absürt, Fransızca'ya özgü bir kelime olsa anlarım ama bu kitaptaki Fransızca bırakılmış kelime seçimleri çok saçmaydı. Zaten sıfırdan bir dünya yarattıysa yazarın var olmayan bir dil uydurup arada onun kelimelerini kullanması çok daha doğru olurdu. Bütün haritayı Fransızca yapması falan çok... özentili geldi bana, hoşuma gitmedi açıkçası. Eski Fransa'da geçen bir kitap olsa anlardım ama dilin ve kültürün bu kitaptaki kullanımı sebebiyle kitap tam high-fantasy olacakken sıradan bir fantastik kitaba dönüşmüş. Bana acemice bir hata gibi geldi ve okurken rahatsız oldum.

  

-İçerik Hakkında-

Yorumun Devamı Spoiler İçerir

Öncelikle kitabın temel taşı olan Lou ve Reid'in evliliği benim aklıma yatmadı. Lou'nun bir an öncesinde Chasseur'lerden delicesine korkup kaçınmasına rağmen bir an sonrasında evliliği kabul edip sonra da uyumlu davranması bana çelişkili geldi. Bulduğu ilk fırsatta kaçmasını beklerdim, eğer bunun mantıklı bir hareket olduğunu düşünüyor olsa daha öncesinde böyle bir şey kurgular, bir Chasseur'ü kendine aşık edip evliliğe ikna ederdi zaten. Ama o özgür olmak istiyordu ve buna uygun davrandı, öyleyse kalan ömrünü bir Kule'ye kapalı geçirmeyi nasıl kabul etti ve neden kaçıp gitmedi? Kendi kendimize bir sürü bahane uydurabiliriz ama kitabın buna çok geçerli bir sebep vermesi gerekiyordu ve vermedi. Annesinden korunabileceği bir yer olduğunu düşünse de sonuçta o sıralarda annesinin şehirde olduğunu, ona ne kadar yaklaştığını bilmiyordu, dolayısıyla evlilik bağıyla kurulmuş bir esareti ve kendisinin ne olduğunu anlasalar onu anında öldürecek bir sürü insanın içinde bulunmayı kabul etmemesi lazımdı normalde. Yazarın kitabın en önemli noktalarından biri olan bu kısmı üstünkörü yazdığını düşündüm. 

Bu arada kitap enemies-to-lovers gibi değildi bence çünkü öyle olması için iki taraf da düşman taraflarda olduklarını bilmeliydi yani. Ama Reid başından beri Lou'nun kimliğini bilse şu an o ülkede Lou'nun külü bile kalmazdı kesin 😄


Reid'i pek sevmedim ve başrollerden birini sevmeyince normalde o kitap okuyan için biter gibi gelmişti bana. Ama yazar öyle bir kurgu hazırlamış ki Reid'in bütün saçmalıklarını göz ardı edebilmemizi, hatta bunlarla eğlenmemizi sağlamış. Tabii ki bunda Lou'nun kişiliğinin payı da çok büyük. Lou kesinlikle aşırı eğlenceli ve sevilesi bir karakterdi. Kitabı tamamen tek başına taşıdı benim için ve kitapta eksik bulduğum her şeyi göz ardı etmemi sağlayan da Lou oldu. Reid'in bağnaz ve garip hareketlerini onlarla dalga geçerek komik hale getirdi, en kötü durumların içinden kıvrak zekasıyla bahaneler bularak çıkmayı başardı, üzerine gelen iki fanatik tarafa rağmen tek başına ayakta durmayı başardı. Bütün bunlar (ve daha fazlası) benim için çok kıymetliydi ve kitaptan çok zevk almamı sağladı, bir o kadar da akıcı hale getirdi. 

Reid'i sevebilirdim, tek avladığı cadılar olsaydı çünkü bütün cadıları kötü sanıyordu (bir nebze kabul edilebilir) ama diğer büyülü canlıları, tamamen zararsız olduğunu bile bile katletmesi ve bunu 'eee onlar doğadışı sonuçta??' diyerek bir de meşrulaştırmaya çalışması beni tiksindirdi. İlk defa bir karakterin suratına tükürmek istedim galiba -ve biz ne karakterler gördük-. 


Ayrıca Reid'in kişiliğinin, düşüncelerinin zınk diye değişmesi ve başrol olmaya değer birisi haline gelip bütün hatalarının, yanlışlarının unutulması çok yanlıştı bence. Neredeyse Başpiskopos'a aşık sanabileceğim kadar körü körüne bağlanmış bir kişilikken ve uzun bir süre bu böyle devam ederken bir anda sana aşık oldum, aa cadı mısın neyse olsun bütün canlılar kardeştir tamam (zaten görünen o ki ben de cadıymışım o yüzden yaşasın cadılar) moduna geçmesi çok hızlı gelişti bence. Böyle bir şey yaşanacaksa gerçekçi olup yazarın en baştan Reid'i birazcık olsun daha az kasıntı ve rahat bir karakter olarak yazmasını tercih ederdim. Büyülü her şeyin en tutkulu katillerinden biri olarak değil.

Son olarak, Başpiskopos Lou'ya Larue gerçek soyadın değilse evliliğiniz bozulur, emin misin? diye sormuştu ve Lou eminim demişti. Sonra tüm dünya gerçek soyadını öğrendi. Kimse evliliğin bozulduğu meselesini açmadı, o konu unutuldu gitti. Bu ne saçmalık 😅  Ayrıca Başpiskopos da bunları evlendirirken Lou'nun gerçek soyadı olmadığını biliyormuş yani aslında. Bu konuların en azından kitabın sonunda bir bahsinin geçmesi gerekiyordu bence. Yazar böyle bir şey yazdığını unuttu mu ne yaptı anlamadım.

  


Spoiler Bitti

Kitabın dünyası farklıydı ve cadı teması oldukça hoşuma gitti. Kitaptaki yan karakterlerin de hepsini çok sevdim, hiçbiri boş gelmedi bana, hikayedeki yerleri, kişilikleri oldukça güzel işlenmişti. Kitaba 5 vermemden anlaşılacağı üzere eleştirilerim puan kırmama yetmedi. Belki 4.5 verirdim ama puan kırmaya kıyamadım, bütün eleştirilerime rağmen gerçekten çok severek okudum. Öyle yıldızlı 5 değildi ama yeterince güzeldi ve beklentilerimi karşıladı 5'i oldu bu aslında.  

Duydum ki serinin ikinci kitabı yurt dışında pek beğenilmemiş. Puanı o kadar düşük ki kalbim paramparça oldu. Sevgili yazarım, siz ne yaptınız, nasıl batırdınız da bu kadar düştü bu puan bir anda 😩 Her neyse, zaten Türkiye'ye gelmesi uzun sürer diye düşündüğümden çok takılmıyorum bu konuya. Bütün beklentilerime -daha doğrusu ne bekleyeceğini bilememezliğime- rağmen sevdiğim bir kitap okuduğum için mutluyum. Fantastik-aşk kitapları sevenlere de rahatlıkla önerebileceğim bir kitap oldu 🖤
Yazar: Shelby Mahurin        Çevirmen: Ceren Gürein       Yayınevi: Yabancı Yayınları

 Sayfa Sayısı: 448      GoodReads Puanı: 4.07


3 Nisan 2021 Cumartesi

Sahte Krallık (Kargalar Meclisi #2, Grishaverse #5) - Kitap Yorumu

Koşullar her zamankinden daha zor, kaybedilecek şeyler ise daha değerli.

Kaz Brekker ve ekibi, hayatta kalacaklarına inanmadıkları bir soygunun üstesinden gelmeyi başarır. Fakat büyük ödülü paylaşamadan kendilerini tekrar ölüm kalım savaşının ortasında bulurlar.

Grisha dünyasının kaderi, şehrin karanlık sokaklarındaki intikam savaşına bağlıdır.

Kaz ve ekibinin ise ne pahasına olursa olsun bu savaşı kazanmaktan başka çaresi yoktur.
Herkese merhaba! Ketterdam sokaklarından fazla uzaklaşmaya dayanamadığım için Kargalar Meclisi'nin hemen ardından Sahte Krallık'a başladım. Ben bu seriyi öyle çok sevdim ki... Kitap boyunca sürekli "İşte bu! Karşı tarafı köşeye sıkıştırdık! Oh hayır, onlar bizi köşeye sıkıştırmış!" tepkilerini vermemize sebep olan, beklenmedik hamleler ile karşılaştık. Tam kazandık derken kaybettik, tam kaybettik zannederken kurtulmanın bir yolunu bulduk. Bu karşılıklı stratejiler beni çok eğlendirdi ve hiç yormadı. Ve fark ettim ki, uzun zamandır bu kadar bağlandığım karakterler olmamıştı. Diğer kitapta çok ısınamadığım Wylan ve Jesper bile bu kitapta kalbimden bir parça kaptılar. Ve kitap bitmeye yaklaştıkça ailemden kopuyormuş gibi bir his yaşadım. Çok özleyeceğim bu grubu, çok!

   

Yorumun Devamı Spoiler İçerir

Kitaba, Inej'i kurtarmak için çırpınarak başladık ve Kaz'ın kıvranmaları (Inej'i değil de Hayalet'in yeteneklerini umursadığı için kurtarmak istiyor gibi yapması ama zaten herkesin gerçeğin farkında olması) benim için gerçekten tadından yenmezdi. Inej'in ise Kaz'ın kendini bacakları kırılırsa geri istemeyeceğini düşünmesi... eh, tamamen Kaz'ın suçuydu! Neyse ki sonradan telafi etti, sayılır. Kontrat feshi, ailesinin gelişi, gemi alması... Kalbim alev aldı resmen! Kitapta en çok etkilendiğim sahnelerden birisi kolayca tahmin edebileceğiniz gibi Kaz'ın Inej'in bandajlarını değiştirdiği sahneydi. Karakterler kadar bizler de okurlar olarak umut etmeyi severiz. Ben o günleri göremesem bile beraber olsunlar, mutlu olsunlar istiyorum umutsuzca, resmen torunlarının mürüvvetini görmek isteyen büyükanne gibi yaptı bu çift beni!

Bu yüzden ben bütün umutlarımı yitirmişken Inej'in kitabın sonunda gelip Kaz ile beraber bir şeyler yapma planından bahsetmesi resmen altın değerindeydi benim için. 

 


Kitapta bir diğer aşırı etkilendiğim şey de Nina'nın güçlerindeki değişimdi. Canlıları yönetme gücünü kullanamadığı için günden güne solan Nina'mız halbuki başka bir güç geliştirmiş: ölüleri yönetme! Rüzgarın Hakimleri, Dalgaların Hakimleri'nden sonra bir de türünün tek örneği olan Cesetlerin Hakimi çıktı karşımıza. Ya da onun deyişiyle: Matem Kraliçesi. Tabii ki bu iki kelime beni konunun özünden ve kitabımızın en önemli cesedinden bahsetmeye itiyor: Matthias. 


Matthias'a deli oldum. Evet ülkesi ve vatandaşları onun zayıflığıydı ve onların düşmanlığı Matthias'a çok kötü hissettiriyordu ama öylece durup ölümünü de kabullenmezsin ya! Kaz Brekker sağ olsun biz zeka pırıltılarına alıştık, böyle karşısındaki eli silahlı adama duygu sömürüsü yapmaya başlayınca ben göz devirmeden edemedim. Hani vatandaşlarını kurtaracaktın, onları doğru yola sokacaktın? Ölerek mi yapacaksın bunu, kaçsana be kardeşim! Ama yok, Matthias beyimiz eli silahlı bir çocuk tarafından ölüme gitmeyi tercih etti ve Nina'mızı kolay kolay sönmeyecek bir yas ateşiyle baş başa bıraktı. Yüreğimi en çok dağlayan sahne ise Nina'nın kendinden geçip Matthias'ın cesedini çağırmasıydı. Inej yanında olduğu için çok sevindim o anda. Kitabın sonunda herkes istediklerine kavuşmuşken Nina'nın Matthias'ı gömmek için yalnız başına Fjerda'ya yol alması kalbimi çok kırdı. Sanırım Nina'nın akıbetini Yara İzi Kralı kitabında göreceğiz artık. 


Spoiler Bitti

Çok güzel seriydi, sonu çok güzeldi. Karakterleri, kurgusu, her şeyiyle benim zevklerime çok hitap etti ve büyük bir zevkle okudum. Maalesef dizide bu kurguyu göremeyeceğiz gibi, iki seriden de bir şeyler toplayıp ortaya harmanlamışlar sanırım. Birçok şeyin yanı sıra Inej'in Sankta Alina adlı bir hançerinin olmasından da anlayacağımız üzere bu seri Gölge ve Kemik'in sonundan sonra geçen bir seri normalde tarih olarak. Ama filmde bunları öne çekip Alina'nın hikayesiyle bir hale getirmişler sanırım. Her neyse, zevkle izleyeceğim tabii ki ama kitabının yeri bende hep çok ayrı olacak. Kitaba dair hayallerimi yerle bir etmemesini umuyorum dizinin...

Bu seriye de böylece elveda dedik. Ama ne derler bilirsiniz: Yas yok, cenaze yok. 😉 Bir sonraki yorumda görüşmek üzere!

Yazar: Leigh Bardugo        Çevirmen: Ömer Mülazım       Yayınevi: Martı Yayınları

 Sayfa Sayısı: 624      GoodReads Puanı: 4.58


30 Mart 2021 Salı

Kargalar Meclisi (#1, Grishaverse #4) - Kitap Yorumu

İntikam duygusuyla yanıp tutuşan bir mahkûm Bahis düşkünü bir keskin nişancı Ayrıcalıklı hayatını geçmişte bırakan bir kaçak Hayalet ismiyle tanınan bir casus Hayatta kalmak için sihir kullanan bir cellat Ve hepsini bir araya getiren kaçış uzmanı bir hırsız.

6 Tehlikeli Serseri
1 İmkansız Görev

Bu ekip büyük bir felaketi önleyebilecek tek seçenek, tabii önce birbirlerini yok etmezlerse.
Herkese merhaba! Kargalar Meclisi, steampunk tarzında kurgulanmış bir dünyada geçen bir anti-kahraman kitabıydı. Zaten steam-punk ve anti-kahraman kalıplarının ikisi de ayrı ayrı bayıldığım türler, bir de bir araya gelince gerçekten defalarca okuyabileceğim bir kurgu çıkmış oldu ortaya. Çıktıkları görev açısından Suicide Squad'a benzetsem de aslında kurgu olarak Locke Lamora'nın Yalanları'na çok daha yakın diyebilirim. O kitabı beğendiyseniz buna da bayılacağınızdan eminim... Kaz ise bana tam olarak Peaky Blinders Thomas Shelby havası verdi. Kitapta resmen bütün güzellikler bir aradaydı: Muhteşem baş karakterler, aksiyon dolu bir kurgu, gerçekçilik, akıcılık, etkileyicilik, saç yoldurtan romantizm emareleri... Her şeyiyle bayıldım!

    

Gölge ve Kemik serisinde neredeyse sadece Ravka’yı görebilmiştik ve ben kendi kendime bu kadar güzel kurgulanan bir evrenin boşa gitmesi ne yazık diye düşünmüştüm. Halbuki boşa gitmemiş! Bu kitapta hem Kerch hem Fjerda’yı yakından tanıyor ve Shu Han, Novyi Zem gibi diğer ülkelerden de karakterler ağırlıyor ve kültürlerini öğreniyorduk. Bu dünyadaki başka yerleri keşfedebilme dileğimin kabul olması benim için harikaydı. Inej'in bir Suli atasözü der ki diye cümleye başlamalarını çok çok özleyeceğimden eminim...



Kitap benim için başından sonuna kadar akıcı olsa da (gerçekten uzun zamandır bu kadar hızlı okuduğumu hatırlamıyorum, tabii Martı'nın baskı şeklinin de etkisi vardır), kitaba tam anlamıyla girmem bir 100-150 sayfayı buldu. Sonra zaten macerayla beraber kendimi öyle bir kaptırdım ki, karakterlere ne ara düştüm, kitapta ne ara bu kadar ilerledim anlayamadan geçti gitti her şey. Sürükleyici olduğu kadar etkileyiciydi de, elimden bir an olsun bırakmak istemedim kitabı. Aksiyonun dozu resmen asla düşmedi, olay üzerine olay yaşadık ama aynı zamanda okurken çok yormadı da beni. Hatta her olayla daha da bir canlandım diyebilirim.


Yazının Devamı Spoiler İçerir

Kaz ve Inej arasındaki kıvılcımlar sanki kalbimde çakıyordu, okurken resmen kudurdum, yazar bizi parmağı üzerine almış çevirip duruyordu. Zaten seri hakkında duyduklarımdan dolayı hiçbir zaman bir ilişki beklentisine girmemiştim ama gerçekten olayların seyri karnıma ağrılar soktu. Kaz'ın Inej'e verdiği değeri hissettiğimiz her sahne benim için altın değerindeydi. Birbirlerini kurtarıp durmaları falan gerçekten harikaydı ve Kaz'ın zekâsı bir yana Inej'in de bu kadar güçlü bir karakter olması beni inanılmaz gururlandırdı (nedendir bilinmez). Kaz'a bayılmamak elde değil ama Inej de gerçekten en en en sevdiğim karakterlerden biri hâline geldi. Eh, böyle olmasını zaten bekliyordum o yüzden çok da şaşırmadım diyebiliriz. Kitabın sonunda Kaz'ın bir bakışıyla Inej'in kaçırılması efsane bir olaydı ve burada bırakılmasını da yazarın cadı kalpliliğine veriyorum artık. Araya kitap alamadım... gittim hemen ikiye başladım mecbur.

   

Bu kitapta Nina ve Matthias arasındaki aşk-nefret ilişkisi de beni çok eğlendirdi. Matthias'ı sevdim, Nina'ya bayıldım! Jesper ve Wylan’a bu kitapta diğerleri kadar ısınamadım gerçi. Hatta yazar neden daha renkli karakterler tercih etmemiş diye düşündüğüm bile oldu. Aralarında bir kıvılcım olduğunu da kitabın sonuna kadar anlayamamışım resmen... Ama genel olarak anti-kahraman tadı her karakterde (Wylan hariç :D iyi kalpli tüccarcık) çok güzel geçmişti kitaba ve her karakterin gözünden okumak ayrı zevkliydi. 

Spoiler Sonu

   

İşte benim Kargalar Meclisi maceram böyle geçti... Herhalde bunun gibi 10 kitabı olsa hepsini de alır okurdum, öyle sevdim. Peki siz Kargalar Meclisi'ni okudunuz mu? Kitap, karakterler ve Grisha dünyası hakkında düşünceleriniz neler?


Yazar: Leigh Bardugo        Çevirmen: Ömer Mülazım       Yayınevi: Martı Yayınları

 Sayfa Sayısı: 528      GoodReads Puanı: 4.43

27 Mart 2021 Cumartesi

Sineklerin Tanrısı - Kitap Yorumu

"Sineklerin Tanrısı başlangıçta, ıssız bir adaya düşen çocukların serüvenlerini anlatan, küçükler için yazılmış bir öykü, R. M. Ballantyne'ın Mercan Adası'nın çağdaş bir uygulaması sanılabilir. Hatta Golding, kendine özgü buruk alaycılıkla, okuyucunun bu sanısını pekiştirmek istercesine, Sineklerin Tanrısı'nın başlıca iki kişisine Mercan Adası'ndaki çocuklardan aldığı Ralph ve Jack adlarını verir. Mercan Adası'nda Ballantyne, oldukça duygusal ve biraz da bön bir iyimserlikle, gemileri battıktan sonra Pasifik Okyanusu'nda ıssız bir adaya sığınan üç İngiliz gencinin, Büyük Britanya uygarlığının oldukça başarılı bir küçük örneğini nasıl yeniden kurduklarını anlatır. Golding'in Sineklerin Tanrısı'nda da bir mercan adası ve İngiliz çocuklar vardır. Ama altı ile on iki yaş arasında olan bu çocuklar, gelecekteki atom savaşı sırasında, güvenilir bir yere götürülmek üzere bindikleri uçak bir saldırıya uğradığı için bu mercan adasına düşmüşlerdir. Ve bu mercan adasında olup bitenler, Ballantyne'ın romanında olup bitenlere hiç mi hiç benzememektedir…
Herkese merhaba! 🌸 Mart ayının klasiği arkadaşımla beraber başladığım Sineklerin Tanrısı oldu. Bu yorumum spoiler içermeyecek, gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz. Sineklerin Tanrısı, biraz şaibeli bir kitap. Okuyanların bir kısmı çok sevdiğini söylerken diğer kısmı da kitabı hiç sevmiyor, bazıları basitliğinden bazıları ise acımasızlığından yakınıyor. Ben sevenler takımından oldum. Açıkçası basitliğinden yakınılmasını da anlamıyorum. Her klasik ağır olmak zorunda değil ki? Öyle kitapları daha çok beğeniyorsanız edebî açıdan ağır eserler bulup onları okumalısınız. Bir kitaba ee bunun dili sadeymiş demek bir eleştiri değil durum tespitidir çünkü sade veya ağdalı bir dil kullanmak tamamen yazarın seçimidir. 


Bunu geçecek olursak, kitabın dili gerçekten de oldukça sadeydi 😄, öyle ki ortaokul düzeyindeki çocukların da rahatlıkla okuyabilirdi -okutmayın yine de-. Ama ne anlarlardı ki? Klasiklerin çoğunda kitapları okumak yetmiyor. Bir kitabın arka planını bilmiyor, verilen mesajları alamıyorsanız o kitabı okumanızın bir anlamı olmuyor. "Sadece klasik" okuduğunu iddia eden birçok insan da bu kitapları dümdüz okuyup gösterilen hikayeden ibaret görüyor, halbuki bu hikayelerin arkasında çok daha fazlası var ve bunun için kitap tartışma platformlarını, internetteki yorumları mutlaka incelemeniz gerektiğini düşünüyorum. 

Mesela bu kitap da dışarıdan bakınca birkaç çocuğun bir adaya düşüp orada yaşadıkları olsa da aslında
bu kitapta alegori kullanılmış ve -Hayvan Çiftliği'nde olduğu gibi- asıl fikir görünürde olan olayların arkasına gizlenmişti. Ben de kitabı bitirdiğimde kitaptaki bütün fikirlere hakim olduğumu zannetsem de, Beelzebub göndermesi gibi kitapta asıl anlamını fark edemediğim birçok nokta olmuş ve çevirmenimiz Mîna Urgan kitaba eklediği sonsözünde kitaptaki bütün ince detayların üzerinden geçerek her birini çok güzel bir şekilde açıklamış. Bu yüzden mutlaka bu kitabı bitirdiğinizde okuduklarınızı sentezlemek adına sonsözünü de okuyun derim.

Sineklerin Tanrısı, gerçekten de acımasız bir kitaptı ve içimizde her şeyin güzel olacağına dair ne zaman bir umut yeşerse bunu yerle bir etmeyi başardı. Bu yüzden ortaokul seviyesinde bir dili de olsa ben çocuklara okutmanızı tavsiye etmem. Zaten kitapta temel olarak hep masumluk atfettiğimiz çocukların aslında doğru yönlendirilmezlerse ne kadar kötü ve acımasız olabileceklerini görüyoruz. Yani tabii ki yazar da biraz kendi hayat görüşünü yansıtmış kitaba ve bu görüşe mutlak doğru diyemeyiz, hatta buna katılıyor muyum emin bile değilim. Evet, yaramaz çocuklar var ama bu kitaptaki şeylerin gerçek hayatta olabileceğine inanmak istemezdim ben de gerçekten.

Ben bütün tüyler ürpertici sahnelerine rağmen kitabı çok beğendim. Dilinin yalın olması beni rahatsız etmekten ziyade rahatlattı, kolayca akan ama aynı zamanda aşırı basitliğe de kaçmayarak güzel kelime oyunlarını da içeren bir dili vardı ve bu, okumayı eğlenceli hâle getirdi. Hiç sıkılmadım ve çocukların her gününü ayrı bir merak ve heyecanla okudum. Öyle dümdüz de değil, tamam oturup ağlamadım da ama sık sık şaşırarak, üzülerek, kızarak ve farklı farklı duygular hissederek okudum, dolayısıyla etkili bir kitap olduğunu da söyleyebilir -ki bunu okuduğum bu tarz kitapların çoğu için söyleyemiyorum-. Distopya olduğu için bilim-kurgu sayanlar var ama bence her distopya içeren kitap bilim-kurgu sayılmaz ve bu kitapta da ne bilime ne teknolojite dair bir şey yoktu, o yüzden böyle bir bilim-kurgu beklentisine girmemenizi veya bilim-kurgu okuma niyetiyle kitaba başlamamanızı tavsiye ederim. Kitap tam olarak arka kapağında yazdığı gibi, ne eksik ne fazla. 


Evet, benim Sineklerin Tanrısı maceram da bu şekilde geçti. Siz bu kitabı okudunuz mu, sizin kitaba dair görüşleriniz neler? Beğenmeyeceğimden korkmama rağmen sevdiğim için çok mutlu oldum ben. Kitaba dair beni en çok tatmin eden nokta Sineklerin Tanrısı adının geldiği yerdi, çok zekice buldum bu adın kullanılmasını 😄 Görüşlerinizi paylaşmadan geçmeyin, bir sonraki paylaşımda görüşmek üzere, hoşça kalın! 💗

Yazar: William Golding         Çevirmen: Mîna Urgan       Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

 Sayfa Sayısı: 261      GoodReads Puanı: 3.69